-Eco IQ'nun son sayısı için yazdığım yazı
TOPLUMSAL REFAHI YENİDEN TANIMLAMAK
Ülkeleri birbirleriyle kıyaslamak istediğimizde ya da pek tanımadığımız bir ülke hakkında bilgi toplamak istediğimizde baktığımız birkaç temel gösterge vardır. Nüfus, yüzölçümü, kişi başı milli gelir gibi göstergeler en başta gelenlerdir. Milli gelire göre ülkeyi kafamızda gelişmişlik sıralamasında bir noktaya oturturuz. Benzer şekilde bir ülkenin belli bir zaman dilimi içinde ne kadar geliştiğini değerlendirmek istediğimizde başvurduğumuz gösterge yine milli gelirdir.
Hükümetler kendi icraatlarını milli gelirdeki artış üzerinden değerlendirmeyi severler. 12 Haziran seçimleri öncesinde Türkiye’deki iktidar partisinin sık sık dile getirdiği bir iddia vardı. 2002 yılında kişi başına 3,492 dolar olan kişi başına geliri 2010 yılında 10,436 dolara çıkardıklarını yani halkın refahını 3 katına yükselttiklerini fırsat buldukça söylediler. Peki, gerçekten halkın refah ve mutluluğunda bu derece bir artış oldu mu?
Reel politik tartışmanın içine girmeden, milli gelirin nasıl hesaplandığına ve neyin göstergesi olduğuna bakalım. Bir ekonomide belli bir dönemde üretilen tamamlanmış mal ve hizmetlerin net kıymetlerinin piyasa fiyatlarıyla ifadesinden dolaylı vergiler (tüketime bağlı vergiler, örneğin K.D.V gibi) çıkarılırsa, Milli Gelir kavramına ulaşılır.
Bir ekonomik ve politik gösterge olarak milli gelirin popülerleşmesi II. Dünya Savaşı sonrası, 1947’de Birleşmiş Milletlerin ortak bir muhasebe sistemini kabul etmesiyle başlar. Savaşın yarattığı yıkımı ortadan kaldırmak için bütün Avrupa’yı inşa ve yeniden kurmaya ve üretime odaklanıldığı yıllardır bunlar. Bugünkü bildiğimiz anlamda milli geliri ölçme çalışmalarının başlangıcı savaş öncesi döneme, 1930’lu yıllara dayanıyor ve o dönemde bu göstergenin tek başına toplumların refahının ve mutluluğunu ölçmede kullanılmasının sakıncaları dile getiriliyor. Fakat sonraki yıllarda bu endişeler unutuluyor ve adeta milli geliri arttırmaya odaklı ve saplantılı bir yaklaşım ortaya çıkıyor hem ekonomi hem de siyaset çevrelerinde.
Milli Gelir Ne Ölçer, Ne Ölçmez?
Bir ekonomide üretilen tüm mal ve hizmetlerin parasal karşılığını ölçen milli gelir; ülkelerim tüm savunma harcamalarını, savaş uçakları ve nükleer bombalar için yapılan harcamaları, terör tehlikesi nedeniyle artan güvenlik önlemlerini, polisin yerli yersiz kullandığı gaz bombalarını, eski teknoloji sanayi tesisleri nedeniyle ortaya çıkan hastalıklarla ilgili sağlık harcamalarını içinde barındırır. Dünyamızın iklimini belki de geri dönülmeyecek ölçüde değiştiren fosil yakıtlar için harcanan milyarlarca doların milli gelir içinde yeri vardır. Bunun yanında milli gelir toplumların refahını yakından ilgilendiren birçok önemli olguyu ölçemez. Ebeveynlerin çocukları ile ne kadar kaliteli zaman geçirdiklerini, sınıflarda verilen eğitimin kalitesini, bürokratların ne kadar dürüstçe toplum hizmetinde çalıştıklarını, yargı hizmetlerinin kalitesini, çevreye ve insana ne kadar saygılı üretim yapıldığını milli gelir ölçmez. Aynen bugün satın aldığımız ürünlerin fiyatına üretim sürecinde tüketilen doğal kaynakların ya da üretim sürecinde sebep oldukları dışsallıkların maliyetinin dahil olmadığı gibi, milli gelir ölçümlerine de üretilen mal ve hizmetlerin toplum ve çevre üzerindeki maliyetleri dahil edilmemiştir.
Elbette milli gelir ile toplumların refah ve mutluluğu arasında kısmi paralellikler bulunabilir, özellikle alt gelir düzeyine sahip olan ve en temel gereksinimlerini tam olarak karşılayamayan toplumlarda ekonomik aktivite arttıkça basit gereksinimlerin karşılanmasına bağlı olarak toplumun refahında artış gözlenebilir fakat bu artış üst gelir seviyesindeki ülkelere doğru gidildikçe marjinalleşmektedir. Bugün için büyük ölçüde inandığımız, koşullandığımız, kişisel referanslarımızı belirlediğimiz ve toplumsal yapımızı üzerine kurduğumuz varsayım gelirimiz arttıkça, mutluluğumuzun da aynı ölçüde artacağıdır.
Surrey Üniversitesinden Sürdürülebilir Kalkınma Profesörü Tim Jackson’ın sözleriyle bugün karşı karşıya bulunduğumuz problem “hiç umursamadığımız insanları etkilemek uğruna hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için olmayan paramızı harcamaya ikna edilmiş olmamızdır”.
Alternatif Endeksler
O halde milli gelir muhasebesini biryana bırakıp başka göstergelere göz atalım. Bunlardan ilk akla geleni Birleşmiş milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi. Hani şu senede bir gün gazetelerde “Mauritus, Ekvator ve Ermenistan’ın gerisinde kaldık” manşetleriyle hatırladığımız ve bir sonraki sene yeni sıralama açıklanana kadar unuttuğumuz endeks. Endeksin oluşturulmasında üç temel ölçüt gözetiliyor;
- Uzun ve sağlıklı bir yaşam,
- Eğitim imkânlarına erişim
- Kabul edilebilir bir yaşam standardı (bu ölçüt kişi başı milli gelirin bir fonksiyonu olarak hesaplanıyor)
Grafikte gördüğünüz gibi, Türkiye’nin milli gelirini hızla arttırdığı 1980 sonrası dönemde İnsani Gelişmişlik Endeksinde kat ettiği mesafe diğer ülkelerden çok da farklı değil.
2010 yılı için açıklanan rapora göre Türkiye İnsani Gelişmişlik Endeksinde dünyada 83. sırada yer alıyor. 2002 yılında açıklanan rapora baktığımızda ise sıralamada 85. sırada yer aldığını görüyoruz. Yani rekorlara doymadığımız, dolar bazında üç kat zenginleştiğimiz 8 yıl boyunca İnsani Gelişmişlik Endeksinde 2 basamak tırmanabilmişiz.
Raporun detay tablolarında göze çarpan bir istatistik daha var; kişi başına milli gelir sıralaması ile insani gelişmişlik sıralaması arasındaki fark. Bu fark 2002 yılında milli gelir lehine 18 iken, 2010 yılında 26’ya çıkmış. Kısaca özetlemek gerekirse, milli gelir açısından dünyadaki konumumuzu yükseltirken, gelişmişlik sıralamasında bir türlü beklediğimiz ve istediğimiz ilerlemeyi sağlayamıyoruz.
Bu konuda göz atmamız gereken başka bir endeks de Legatum Refah Endeksi. Bu endeks de 8 ayrı kategoride toplanan veriler yardımıyla oluşturuluyor:
- Ekonomi
- Girişimcilik ve Fırsatlar
- Yönetişim
- Eğitim
- Sağlık
- Güvenlik ve Emniyet
- Kişisel Özgürlük
- Sosyal Sermaye
Bu endeksi oluşturan faktörler İnsani Gelişmişlik Endeksine göre biraz daha farklı olmasına rağmen sonuç Türkiye için çok benzer. 2010 yılı verilerine göre Türkiye 80. sırada. Endeksin alt kırılımlarına bakarsak, Türkiye’nin sıralamasının ekonomide 69, girişimcilikte 63, yönetişimde 51 ve sağlıkta 57 olduğunu görüyoruz. Bu kategoriler kendi ortalamamızın üzerinde performans gösterdiğimiz kategoriler. Eğitim alanındaki 82’ncilik, Güvenlik ve emniyetteki 83’üncülük, Kişisel özgürlükteki 95’incilik ve Sosyal sermayedeki 108’incilik ise ortalamamızın altındaki performansa sahip olduğumuz alanlar. En kötü skorumuzu aldığımız sosyal sermaye alanında ise değerlendirme; gönüllülük, bizim dışımızdaki insanlara yardım ve sivil toplum kuruluşlarına destek ve yardım alanlarında yapılıyor.
Ekonomik gelişme alanında kendimizi karşılaştırdığımız Brezilya ile kıyaslama yaptığımızda ise ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Kişisel özgürlükler ve sosyal sermaye alanındaki büyük fark gözden kaçırılmayacak kadar çarpıcı. Bu iki alanın milli gelir göstergelerinin dışında kaldığı çok açık. Ekonomi alanında da küçümsenmeyecek bir fark var fakat bu fark kişi başına milli gelir göstergesinden kaynaklanmıyor, aksine o alanda Türkiye, Brezilya’dan daha iyi durumda. Türkiye’nin Brezilya’nın altında kaldığı diğer göstergeler ise vatandaşların temel yemek ve barınak imkanlarını satın alabilme gücü gibi göstergeler.
Legatum Refah Endeksi, 2010 Türkiye ve Brezilya Kıyaslaması
Görüldüğü gibi milli gelir gibi salt ekonomik büyüklük ölçen göstergelerin dışındaki alanlara da odaklanan endeksler ortaya farklı gelişmişlik tabloları çıkarabiliyor. Bütün bu endeks ve sıralama metotlarına yöneltebileceğimiz ortak eleştiri ise hiçbirinin ülkelerin çevre ve sürdürülebilirlik strateji ve performanslarını temel göstergelerden biri olarak dikkate almaması olacaktır. Sürdürülebilirliğin dikkate alınmadığı bir refah tanımının eksikliği açıktır bundan dolayı da sürdürülebilirliği temel alanlardan biri olarak dikkate alan global bir endeks çalışmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Milli gelirin ekonomik aktiviteyi belli bir disiplin ve metodoloji dahilinde ölçmek için gerekliliği sorgulamak ne kadar gereksiz bir davranışsa, milli gelir istatistiklerine –belki de haksızlık ederek- yapabileceklerinden fazla anlam yüklemek ve ölçemeyecekleri kavramların göstergesi olarak kullanmak da o kadar yanıltıcıdır. Hem ülkemiz özelinde hem de dünya genelinde yapılması gereken, daha farklı bir refah, gelişmişlik ve kalkınma tanımı yapmak, bu tanıma uygun ölçüm metodolojilerini gündemimize taşımak ve varsa eksikliklerini tamamlamaktır. Salt parasal büyüklükleri yarıştırdığımız ve bu sonuçlara göre kendimizi başarılı ya da başarısız varsaydığımız bir paradigma, ne milyarlarca insanın refah artışı beklentilerine ne de çevreye saygılı ve gezegenimizin kendini yenileyebilme kapasitesi içinde bir kalkınma hayallerine karşılık verebilir.