23 Kasım 2011 Çarşamba

Karbon Saydamlık Projesi Türkiye Raporu Açıklandı

18 Kasım 2011'de Sabancı Müzesinde düzenlenen bir toplantı ile 2010 Türkiye Karbon Saydamlık Raporu açıklandı. Verdiğim linkten raporun detaylarına ulaşmanız mümkün fakat tabiki benim açımdan raporun en önemli ayrıntısı Coca-Cola İçecek olarak bu sene ilk defa projeye katılmamız ve şirket raporunu da benim hazırlamam oldu. Katılan şirketlerin raporlamaları üzerinde yapılan değerlendirmeye göre Coca-Cola İçecek'in Türkiye'de karbon raporlamasının liderleri olarak adlandırılan 5 şirketten biri olması benim için ayrıca gurur kaynağı oldu.

Toplantıda bir konuşma yapması istenen Dünya Enerji Ajansı Başekonomisti Fatih Birol'un sunumu ise kendisinin de en başta belirttiği gibi çok karamsar bilgiler içeriyordu. Fatih Birol'un konuşmasını kısaca özetlemek gerekirse;


  • Maalesef İklim Değişikliği 2008'de küresel gündemin zirvesine oturmuşken bugün hızla gündemden düşüyor. Arap baharının da etkisiyle petrole dayalı enerji planları daha da rağbet görüyor ve maalesef bütün farkındalık çabalarına, enerji verimliliği çalışmalarına rağmen küresel karbon emisyonları artıyor ve 2010 yılında yeni bir rekor kırıldı.
  • Geleceğe baktığımızda 2010 yılı ile kıyaslandığında 2035 küresel enerji ihtiyacının %35 daha fazla olacağı ve bu artışın yarısının Çin ve Hindistan kaynaklı olacağı tahmin ediliyor.
  • Şuanda 1,3 milyar insanın elektriği yok.Sahra-altı Afrika'sında yaşayan 800 milyon insanın kullandığı enerji, 12 milyonluk New-York şehrinin kullandığı enerjiye eşit. 
  • Birçok ülkede fosil yakıtların üzerinde devlet desteği var ve eğer bu destek kalkarsa fosil enerji talebinin %4 azalacağı ve 1,7 Gton karbon emisyonunun engelleneceği tahmin ediliyor.
  • Bilim adamlarının tahammül edilebilir buldukları 2derece sınırının içinde kalabilmemiz için 2017 yılına kadar dramatik bir teknolojik yenilik olması şart, aksi halde çok daha korkunç sonuçları olacak daha büyük iklim değişiklikleri kaçınılmaz gibi görünüyor. 


20 Ağustos 2011 Cumartesi

Toplumsal Refahı Yeniden Tanımlamak

-Eco IQ'nun son sayısı için yazdığım yazı


TOPLUMSAL REFAHI YENİDEN TANIMLAMAK

Ülkeleri birbirleriyle kıyaslamak istediğimizde ya da pek tanımadığımız bir ülke hakkında bilgi toplamak istediğimizde baktığımız birkaç temel gösterge vardır. Nüfus, yüzölçümü, kişi başı milli gelir gibi göstergeler en başta gelenlerdir. Milli gelire göre ülkeyi kafamızda gelişmişlik sıralamasında bir noktaya oturturuz. Benzer şekilde bir ülkenin belli bir zaman dilimi içinde ne kadar geliştiğini değerlendirmek istediğimizde başvurduğumuz gösterge yine milli gelirdir.

Hükümetler kendi icraatlarını milli gelirdeki artış üzerinden değerlendirmeyi severler.  12 Haziran seçimleri öncesinde Türkiye’deki iktidar partisinin sık sık dile getirdiği bir iddia vardı. 2002 yılında kişi başına 3,492 dolar olan kişi başına geliri 2010 yılında 10,436 dolara çıkardıklarını yani halkın refahını 3 katına yükselttiklerini fırsat buldukça söylediler. Peki, gerçekten halkın refah ve mutluluğunda bu derece bir artış oldu mu?

Reel politik tartışmanın içine girmeden, milli gelirin nasıl hesaplandığına ve neyin göstergesi olduğuna bakalım. Bir ekonomide belli bir dönemde üretilen tamamlanmış mal ve hizmetlerin net kıymetlerinin piyasa fiyatlarıyla ifadesinden dolaylı vergiler (tüketime bağlı vergiler, örneğin K.D.V gibi) çıkarılırsa, Milli Gelir kavramına ulaşılır.
Bir ekonomik ve politik gösterge olarak milli gelirin popülerleşmesi II. Dünya Savaşı sonrası, 1947’de Birleşmiş Milletlerin ortak bir muhasebe sistemini kabul etmesiyle başlar. Savaşın yarattığı yıkımı ortadan kaldırmak için bütün Avrupa’yı inşa ve yeniden kurmaya ve üretime odaklanıldığı yıllardır bunlar. Bugünkü bildiğimiz anlamda milli geliri ölçme çalışmalarının başlangıcı savaş öncesi döneme, 1930’lu yıllara dayanıyor ve o dönemde bu göstergenin tek başına toplumların refahının ve mutluluğunu ölçmede kullanılmasının sakıncaları dile getiriliyor. Fakat sonraki yıllarda bu endişeler unutuluyor ve adeta milli geliri arttırmaya odaklı ve saplantılı bir yaklaşım ortaya çıkıyor hem ekonomi hem de siyaset çevrelerinde.


Milli Gelir Ne Ölçer, Ne Ölçmez?

Bir ekonomide üretilen tüm mal ve hizmetlerin parasal karşılığını ölçen milli gelir; ülkelerim tüm savunma harcamalarını, savaş uçakları ve nükleer bombalar için yapılan harcamaları, terör tehlikesi nedeniyle artan güvenlik önlemlerini, polisin yerli yersiz kullandığı gaz bombalarını, eski teknoloji sanayi tesisleri nedeniyle ortaya çıkan hastalıklarla ilgili sağlık harcamalarını içinde barındırır. Dünyamızın iklimini belki de geri dönülmeyecek ölçüde değiştiren fosil yakıtlar için harcanan milyarlarca doların milli gelir içinde yeri vardır. Bunun yanında milli gelir toplumların refahını yakından ilgilendiren birçok önemli olguyu ölçemez. Ebeveynlerin çocukları ile ne kadar kaliteli zaman geçirdiklerini, sınıflarda verilen eğitimin kalitesini, bürokratların ne kadar dürüstçe toplum hizmetinde çalıştıklarını, yargı hizmetlerinin kalitesini, çevreye ve insana ne kadar saygılı üretim yapıldığını milli gelir ölçmez. Aynen bugün satın aldığımız ürünlerin fiyatına üretim sürecinde tüketilen doğal kaynakların ya da üretim sürecinde sebep oldukları dışsallıkların maliyetinin dahil olmadığı gibi, milli gelir ölçümlerine de üretilen mal ve hizmetlerin toplum ve çevre üzerindeki maliyetleri dahil edilmemiştir.

Elbette milli gelir ile toplumların refah ve mutluluğu arasında kısmi paralellikler bulunabilir, özellikle alt gelir düzeyine sahip olan ve en temel gereksinimlerini tam olarak karşılayamayan toplumlarda ekonomik aktivite arttıkça basit gereksinimlerin karşılanmasına bağlı olarak toplumun refahında artış gözlenebilir fakat bu artış üst gelir seviyesindeki ülkelere doğru gidildikçe marjinalleşmektedir. Bugün için büyük ölçüde inandığımız, koşullandığımız, kişisel referanslarımızı belirlediğimiz ve toplumsal yapımızı üzerine kurduğumuz varsayım gelirimiz arttıkça, mutluluğumuzun da aynı ölçüde artacağıdır.

Surrey Üniversitesinden Sürdürülebilir Kalkınma Profesörü Tim Jackson’ın sözleriyle bugün karşı karşıya bulunduğumuz problem “hiç umursamadığımız insanları etkilemek uğruna hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için olmayan paramızı harcamaya ikna edilmiş olmamızdır”.

Alternatif Endeksler

O halde milli gelir muhasebesini biryana bırakıp başka göstergelere göz atalım. Bunlardan ilk akla geleni Birleşmiş milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi. Hani şu senede bir gün gazetelerde “Mauritus, Ekvator ve Ermenistan’ın gerisinde kaldık” manşetleriyle hatırladığımız ve bir sonraki sene yeni sıralama açıklanana kadar unuttuğumuz endeks. Endeksin oluşturulmasında üç temel ölçüt gözetiliyor;

-       Uzun ve sağlıklı bir yaşam,
-       Eğitim imkânlarına erişim
-       Kabul edilebilir bir yaşam standardı (bu ölçüt kişi başı milli gelirin bir fonksiyonu olarak hesaplanıyor)


Grafikte gördüğünüz gibi, Türkiye’nin milli gelirini hızla arttırdığı 1980 sonrası dönemde İnsani Gelişmişlik Endeksinde kat ettiği mesafe diğer ülkelerden çok da farklı değil.

2010 yılı için açıklanan rapora göre Türkiye İnsani Gelişmişlik Endeksinde dünyada 83. sırada yer alıyor. 2002 yılında açıklanan rapora baktığımızda ise sıralamada 85. sırada yer aldığını görüyoruz. Yani rekorlara doymadığımız, dolar bazında üç kat zenginleştiğimiz 8 yıl boyunca İnsani Gelişmişlik Endeksinde 2 basamak tırmanabilmişiz.

Raporun detay tablolarında göze çarpan bir istatistik daha var; kişi başına milli gelir sıralaması ile insani gelişmişlik sıralaması arasındaki fark. Bu fark 2002 yılında milli gelir lehine 18 iken, 2010 yılında 26’ya çıkmış. Kısaca özetlemek gerekirse, milli gelir açısından dünyadaki konumumuzu yükseltirken, gelişmişlik sıralamasında bir türlü beklediğimiz ve istediğimiz ilerlemeyi sağlayamıyoruz.

Bu konuda göz atmamız gereken başka bir endeks de Legatum Refah Endeksi. Bu endeks de 8 ayrı kategoride toplanan veriler yardımıyla oluşturuluyor:

-       Ekonomi
-       Girişimcilik ve Fırsatlar
-       Yönetişim
-       Eğitim
-       Sağlık
-       Güvenlik ve Emniyet
-       Kişisel Özgürlük
-       Sosyal Sermaye

Bu endeksi oluşturan faktörler İnsani Gelişmişlik Endeksine göre biraz daha farklı olmasına rağmen sonuç Türkiye için çok benzer. 2010 yılı verilerine göre Türkiye 80. sırada. Endeksin alt kırılımlarına bakarsak, Türkiye’nin sıralamasının ekonomide 69, girişimcilikte 63, yönetişimde 51 ve sağlıkta 57 olduğunu görüyoruz. Bu kategoriler kendi ortalamamızın üzerinde performans gösterdiğimiz kategoriler. Eğitim alanındaki 82’ncilik, Güvenlik ve emniyetteki 83’üncülük, Kişisel özgürlükteki 95’incilik ve Sosyal sermayedeki 108’incilik ise ortalamamızın altındaki performansa sahip olduğumuz alanlar. En kötü skorumuzu aldığımız sosyal sermaye alanında ise değerlendirme;  gönüllülük, bizim dışımızdaki insanlara yardım ve sivil toplum kuruluşlarına destek ve yardım alanlarında yapılıyor.

Ekonomik gelişme alanında kendimizi karşılaştırdığımız Brezilya ile kıyaslama yaptığımızda ise ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Kişisel özgürlükler ve sosyal sermaye alanındaki büyük fark gözden kaçırılmayacak kadar çarpıcı. Bu iki alanın milli gelir göstergelerinin dışında kaldığı çok açık. Ekonomi alanında da küçümsenmeyecek bir fark var fakat bu fark kişi başına milli gelir göstergesinden kaynaklanmıyor, aksine o alanda Türkiye, Brezilya’dan daha iyi durumda. Türkiye’nin Brezilya’nın altında kaldığı diğer göstergeler ise vatandaşların temel yemek ve barınak imkanlarını satın alabilme gücü gibi göstergeler.

Legatum Refah Endeksi, 2010 Türkiye ve Brezilya Kıyaslaması



Görüldüğü gibi milli gelir gibi salt ekonomik büyüklük ölçen göstergelerin dışındaki alanlara da odaklanan endeksler ortaya farklı gelişmişlik tabloları çıkarabiliyor. Bütün bu endeks ve sıralama metotlarına yöneltebileceğimiz ortak eleştiri ise hiçbirinin ülkelerin çevre ve sürdürülebilirlik strateji ve performanslarını temel göstergelerden biri olarak dikkate almaması olacaktır. Sürdürülebilirliğin dikkate alınmadığı bir refah tanımının eksikliği açıktır bundan dolayı da sürdürülebilirliği temel alanlardan biri olarak dikkate alan global bir endeks çalışmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Milli gelirin ekonomik aktiviteyi belli bir disiplin ve metodoloji dahilinde ölçmek için gerekliliği sorgulamak ne kadar gereksiz bir davranışsa, milli gelir istatistiklerine –belki de haksızlık ederek- yapabileceklerinden fazla anlam yüklemek ve ölçemeyecekleri kavramların göstergesi olarak kullanmak da o kadar yanıltıcıdır. Hem ülkemiz özelinde hem de dünya genelinde yapılması gereken, daha farklı bir refah, gelişmişlik ve kalkınma tanımı yapmak, bu tanıma uygun ölçüm metodolojilerini gündemimize taşımak ve varsa eksikliklerini tamamlamaktır. Salt parasal büyüklükleri yarıştırdığımız ve bu sonuçlara göre kendimizi başarılı ya da başarısız varsaydığımız bir paradigma, ne milyarlarca insanın refah artışı beklentilerine ne de çevreye saygılı ve gezegenimizin kendini yenileyebilme kapasitesi içinde bir kalkınma hayallerine karşılık verebilir. 

10 Mayıs 2011 Salı

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR İŞ MODELİ MÜMKÜN MÜ? - Bölüm 4


-Eko IQ dergisinin Mayıs-Haziran sayısına yazdığım yazıdan devam-

ÇÖZÜME NE KADAR YAKINIZ?

Elbette çevremiz ve insanlık karşı karşıya kaldığı tehditleri bertaraf edebilmiş gibi değil. 10 yıl içinde dünyamızın nüfusunun 1,5 katına, kişi başı ortalama tüketimin 2 katına çıkacağını düşünürsek bu hiç de kolay bir iş değil. Zaten Porter’ın önerdiği Ortak Değer teorisi; birçok soruna temas edemediği ve verilen örneklerin imaj tazelemeye yönelik göstermelik projeler olduğu şeklindeki argümanlarla oldukça eleştirildi.
Bu tartışma; sürdürülebilir iş modeli kurma iddialarını şirketlerin yeni halkla ilişkiler çabaları olarak gören şüphecilerle, kalıcı değişimin ancak kapitalist sistemin güçlü oyuncularının liderliğinde sağlanabileceğini savunan ılımlılar arasında gelecekte de devam edecek. İş dünyasının, çevrenin ve insanlığın önceliklerine yeterince yatırım yapmadığını düşünebilirsiniz fakat reddedemeyeceğiniz bir gerçek var. Bugün 6 milyar tüketici ve 1,5 milyar üretici arasında bir yerde şirketler var ve küresel olarak 500 tane şirket, çevremizin sürdürülebilirliği için kritik öneme sahip hammaddelerin kullanıldığı piyasaların %70’ni kontrol ediyor. Bu 500 şirkete ulaşmak ve onların iş pratiklerini değiştirmelerini sağlamak, 6 milyar tüketicinin tüketim alışkanlıklarını ya da 1,5 milyar üreticinin üretim süreçlerini etkilemeye çalışmaktan daha gerçekçi gözüküyor. *

*WWF başkan yardımcısı Jason Clay’in TEDGlobal konuşmasından.

6 Mayıs 2011 Cuma

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR İŞ MODELİ MÜMKÜN MÜ? - Bölüm 3


-Eko IQ dergisinin Mayıs-Haziran sayısına yazdığım yazıdan devam-

ÇEVRECİ İŞ MODELİNİN TEORİSİ

Çevreci iş modeli ve ürün portföyünü şirketler için inovasyon, büyüme ve karlılık getirecek bir konsept olarak formüle eden birçok akademisyen de oldu. 2005 yılında “Capitalism at the Crossroads” kitabıyla Stuart L. Hart, şirketlerin sürdürülebilirlik yolculuğunu anlatırken artık yasal düzenlemelere uyum ve maliyet azaltıcı önlemler olarak çevreci önlemler alma döneminin geçildiğini anlatıyordu. Hart’a göre çevreci ürün portföyüne dayalı büyüme ve sosyal veya çevresel problemleri çözmeye dayalı şirket vizyonu oluşturma geleceğin trendiydi.

2006’da yayınladıkları “Strateji ve Toplum” isimli Harvard Business Review makalelerinde Michael E. Porter ve Mark R. Kramer Kurumsal Sosyal Sorumluluk ile firmaların rekabet avantajı arasındaki bağlantıyı vurgulamışlardı.  Toplumsal beklentilerin ve iş dünyasının önceliklerinin entegre edilmesi anlamına gelen Ortak Değer (Shared Value) kavramını bu makalede açıklayan ikili, 2011 yılının Şubat ayında yine Harvard Business Review’de yayınladıkları Creating Shared Value makalelerinde bu kavramı detayları ile açıklıyorlar.

Porter ve Kramer’e göre, kapitalizmi içinde bulunduğu kriz ortamından çıkarıp global bir refah artışına giden yolu açacak konsept olan Ortak Değer yaratma fikri şirketlerin ekonomik çıkarı ile toplumların sosyal gelişmişliklerinin birbirini tamamladıkları ve de birbirlerine ihtiyaç duydukları varsayımına dayanıyor. Yazara göre Ortak Değer yaratabilmenin başlıca üç yolu var;  ürün portföyünüzü ve pazarınızı yeniden tasarlamak, değer zinciriniz içinde verimliliği yeniden tanımlamak ve yerel toplumların gelişiminin önünü açmak.

PRATİKTEN ÖRNEKLER

Telefon kablosu altyapısının olmadığı Afrika’da, görece ucuz yollardan ulaşabileceğiniz mobil teknolojinin bankacılık sistemine dahil olamayan milyonlarca alt gelir grubu insan için para transferi yapabilecekleri bir servise dönüşmesi, pazara sunduğunuz ürünün aynı zamanda sosyal ya da çevresel bir soruna çözüm getirmesine güzel bir örnek. Ayrıca, Hindistan’da başka iş imkanı olmayan kadın girişimcileri dağıtım ağının bir parçası yapan Unilever, bu alışılmadık yöntem ile hem çok küçük yerleşim birimlerine ürünlerini ulaştırabiliyor hem de ülkedeki cirosunun %5’ini bu kanaldan gerçekleştiriyor.

Wal-Mart’ın kullandığı ambalajları azaltması ve dağıtım rotalarını yeniden düzenleyerek 100 milyon mil tasarruf ederken aynı zamanda maliyetlerini 200 milyon dolar azaltması; Marks&Spencer’ın uzak mesafelerden ürün tedarik etmeyi 2016 yılında sonlandıracak olması ve karbon emisyonunu azaltmanın yanı sıra 175 milyon pound tasarruf edecek olması değer zincirinin içinde verimliliği yeniden tanımlamaya verilebilecek örnekler arasında.

Yine aynı çerçevede Coca-Cola dünya çapında yaptığı su tasarrufu programı ile 2004 yılına göre içeceklerini üretirken harcadığı su oranının %13 oranında azaltırken 1 litre içecek için ortalama 2,36 litre su tüketimi noktasına geldi. Coca-Cola’nın Türkiye’deki iş ortağı Coca-Cola İçecek ise Coca-Cola Sisteminde en iyi performanslardan birine imza atarak su tüketimi oranını 1 litre içecek için 1,5 litre su kullanımı noktasına kadar indirdi. Coca-Cola Sistemi 2020 yılında doğadan kullandığına denk su miktarını yine toplumların kullanımına sunmayı hedef olarak belirledi. Bunun için Coca-Cola üretim sürecinde su kullanım oranının azaltırken aynı zamanda çeşitli projelerle (yağmur suyu toplama, verimli sulama yöntemlerini destekleme vb.) kullanılabilecek suyun yeniden kazanılmasına çalışıyor.

Porter’ın önerdiği yöntemlerden üçüncüsü ise yerel toplumların gelişmesini sağlamak ve bundan dolayı hem şirket hem de toplum için değer yaratmak.  Nestlé bu anlayışla, değer zinciri içindeki çiftçilerin bilgi ve tecrübelerini arttıran programlar uyguluyor, banka kredileri almalarına yardım ediyor, gübre ve tohum alımları için destek oluyor. Aynı zamanda kahve satın aldığı noktalarda kahvenin kalitesini ölçmek için küçük yerel istasyonlar kuran Nestlé bu sayede daha iyi kalite kahve çekirdekleri için üreticilere doğrudan ekstra ödeme yapabiliyor. 

KÖTÜ ÇOCUKTAN ÇEVRECİ İNOVASYONA: NIKE

1990’ların ortalarından itibaren hazır giyim sektöründe çok kötü şartlarda çalışmak zorunda olan milyonlarca işçinin durumu televizyon programları ve özellikle ABD’de birçok üniversitede yaşanan öğrenci protestoları aracılığıyla kamuoyunun dikkatini çekmeye başladı. Uluslararası markalara üretim yapan irili ufaklı fason üreticiler, çoğu zaman zaten zayıf olan yasal gerekliliklerin bile altında standartlarda çalışma koşullarına sahiptiler. Bütün endüstrinin paylaştığı bu duruma dikkat çekebilmek için GAP, Levi’s gibi ünlü markaların ama en çok da Nike’nin adı kullanılmıştı. Bu duruma hazırlıksız yakalanan diğer firmalar gibi Nike de en başta sorumluluğu reddetti ve fabrikaların kendisine ait olmadığını tekrarlamakla yetindi. Bir süre sonra baskılara dayanamayan şirketin kurucusu ve o zamanki CEO’su Phil Knight 2001 yılında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler sözleşmesini imzalarken aynı zamanda fason üreticilerindeki çalışma koşulları ile ilgili sorumluluğu da kabul etti.

Üreticilerdeki çalışma koşullarını iyileştirme amacıyla kaynak ayıran, bu amaçla bağımsız denetimi kabul eden ve endüstri birlikleri kurulmasına öncülük eden Nike bu dönüşüm ile paydaş beklentilerini karşılamaya çalışarak yasal zorunluluğunun üzerine çıktı. Bu süreçte kendisine yönelik algıyı yavaş yavaş değiştiren şirket aynı zamanda önüne koyduğu hedefi büyüttü, sadece üretici sorumluluğunu kabul edip paydaşları üzerinde olumlu etki yaratmak yeterli değildi. Daha ileri bir aşama olan sürdürülebilirlik stratejisini hazırladı. Üretim sürecinde çevreye olan etkisini azaltmak amacıyla tasarım aşamasında ürünlerin atık, enerji, kimyasal kullanımı gibi yönlerden ayak izini ölçen bir endeks oluşturdu. Considered Index adı verilen bu araç sayesinde daha üretime geçmeden tasarlanan ürünlerin çevre performansı hesaplanıyor ve kötü not alan ürünlerin tasarımında iyileştirme yapılabiliyor.

Nike, yarattığı endeks sayesinde birçok modelini daha çevreci  ve daha performanslı şekilde üretebildiğini söylüyor. Örneğin geçen sene yeni sürümünü piyasaya çıkardığı koşu ayakkabısı Pegasus 25 için kullanılan airbag’ler  %83 geri dönüştürülmüş malzemeden üretilirken, tasarımdaki sadeleştirmeler sayesinde %13 daha az malzeme kullanılmış ve dolayısıyla daha hafif bir koşu ayakkabısı ortaya çıkmış.

Uzun süre kapitalizmin kötü çocuğu olarak suçlanan Nike yaklaşık 20 yıllık yolculuktan sonra artık farklı bir noktada ve  inovasyonu besleyen sürdürülebilir tasarım felsefesini iş stratejisinin merkezine oturttuğunu iddia ediyor. 

(devamı bir sonraki postta)


SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR İŞ MODELİ MÜMKÜN MÜ? - Bölüm 2

-Eko IQ Dergisi Mayıs-Haziran sayısına yazdığım yazıdan devam-



ÇEVRECİ HAREKETLER

Gelişmiş ülkelerde ilk ciddi çevreci hareketlerin 1960’ların sonlarında yükseldiği ve şirketlerin ilk korumacı yasal düzenlemelere uymaya zorlanması ile sonuçlandığı kabul edilir. Greenpeace örgütünün kurulması ve Stockholm’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansının yapılması bu döneme rastlar.

Sonrasında endüstri, enerji krizlerinin de etkisiyle çevreci önlemleri aynı zamanda bir maliyet kontrol unsuru olarak da değerlendirmeye başladı. Artık bazı çevreci uygulamalar, yasal olarak zorunlu olmasa da şirketlerin uygulamalarına girebiliyordu, bu noktada kıstas bu önlemlerin maliyetleri azaltması yoluyla rekabet avantajı sağlamasıydı.
İkinci büyük çevreci dalga ise 1990’ların başında yükselmiştir. Tüketicilerde aldıkları ürünün çevreye olan etkisi hakkında ilk bilinçlenmenin ortaya çıktığı yıllardı.  Küresel olarak geniş kitlelerin beraber hareket ederek üretici şirketleri ürünleri üzerinde değişiklik yapmaya zorlamasının ilk örneklerinden biri küresel Ozon krizi idi. Bu yükselen dalgaya şirketlerin tepkisi konu hakkında kendi içlerinde ve Sivil Toplum ile karşılıklı diyaloğunu arttırmak ve çeşitli platformlar kurmak oldu.

2000’lerin başında yükselen üçüncü dalga çevreci kaygıların yanı sıra küreselleşmenin yarattığı eşitsizliğe karşı tepkileri ve şirketlerin yönetim yapısına karşı şüpheleri de içinde barındırıyordu. Bu kaygılara 2005 yılından itibaren iklim değişikliğinin yarattığı risklerin daha iyi anlaşılması sonucunda artan kamuoyu ilgisi eklendi. Bu süreçte bazı lider kendi iş modellerini sorgulamaya ve birtakım radikal değişiklikleri hayata geçirmeye başladılar. 2007 yılından itibaren çevreci ürünler ve çevreci pazarlama stratejileri niş bir kategori olarak kabul edilmekten çıkarak şirketlerin işlerinin merkezine doğru kaymaya başladılar.


Sürdürülebilir Bir İş Modeli Mümkün mü?- Bölüm 1

EKO IQ Türkiye'de çıkan alanının en kapsamlı dergilerinden henüz değilseniz abone olmanızı tavsiye ederim. Websitesinden bilgi alabilirsiniz.


Derginin Mayıs-Haziran sayısı çıktı, benim de ufak bir katkım oldu ve "Sürdürülebilir İş Modeli Mümkün mü?" konulu bir yazı hazırladım. Yazımı blogda da birkaç post halinde paylaşıyorum:



SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR İŞ MODELİ MÜMKÜN MÜ?



Bireyler olarak şirketlere ve yöneticilerine ne kadar güveniyoruz? Gelecekte daha yaşanabilir bir topluma ve çevreye sahip olabilmemiz için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarına inanıyor muyuz? Yoksa aklımıza hemen BP’nin Meksika körfezinde sebep olduğu çevre felaketi ya da finans sektörünün aşırı kar hırsıyla yol açtığı ekonomik kriz mi geliyor?


Bugünkü ekonomik sistemin daha çevreci ve toplumsal beklentileri göz önünde tutan bir sisteme doğru evirilebileceğine mi inanıyoruz ya da sistem içi iyileştirmelerle bu noktaya asla gidilemeyeceğini mi düşünüyoruz? Başka bir deyişle s sürdürülebilir bir iş modelinin mümkün olduğuna inanıyor muyuz?


İş dünyasının çevreci ve sürdürülebilir bir iş modeli kurup kuramayacağı halihazırda tartışmalı bir konu. Kar maksimizasyonu ve sürdürülebilirlik kavramlarının birbirleriyle çeliştiğini ve bir araya gelmesinin mümkün olmadığını savunan şüpheciler; şirketlerin bize ihtiyacımız olmayan ürünleri satmak ve her yıl daha fazla satmak için programlandıklarını hâlbuki çevremizin sürdürülebilirliği için daha az tüketmenin tek yöntem olduğuna inanırlar. Bu yaygın anlayışa rağmen uluslararası çevreci muhalefetin iş dünyasına karşı olan tepkilerinin yıllar boyunca evirildiği ve form değiştirdiği de muhakkak.



Bütün büyük şirketlerin endüstriyel ürünlerinin kategorik olarak boykot edildiği protestolar geçmişte kaldı, şimdilerde şirketlerin iş pratiklerini değiştirmeye zorlayan akıllıca tasarlanmış, iş dünyasının gerilla pazarlama taktiklerini kullanan ve kısa zamanda çok fazla kişiye ulaşan protesto yöntemlerine oldukça sık rastlıyoruz. Bu konuda en iyi örnekler arasında Greenpeace’in Nestlé ve Apple için yaptığı kampanyaları sayabiliriz.  

Çevreci baskı gruplarındaki bu evrime karşılık olarak şirketlerin de konuya bakış açılarında değişiklikler oldu. Zamanla iş dünyasının önemli isimleri sürdürülebilirliğin sadece çevre ve toplumlarla ilgili olmadığını ve şirketlerin uzun dönemde karlı bir şekilde varlıklarını devam ettirebilmelerinin çevrenin ve toplumların sürdürülebilirliğine bağlı olduğuna dair bir inanç geliştirdiler. Birçok şirket için çevreci ürünleri piyasaya sürmek ve iş modellerine çevreci süreçleri entegre etmek ciddi anlamda kar getiren yatırımlar haline gelmeye başladı. General Electric’in çevreci çözümler üreten iş kolu Ecomagination 20 milyar dolarlık ciroya ulaştı.

(devamı bir sonraki postta...)       

18 Haziran 2010 Cuma

Küresel İlkeler Sözleşmesi Yönetim Modelini Tanıttı



Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından ilk olarak 31 Ocak 1999 tarihinde Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşma sırasında önerilen ve 26 Temmuz 2000 tarihinde Birleşmiş Milletler merkezinde başlatılan Küresel İlkeler Sözleşmesine (Global Compact) taahhütlerini bildiren şirketler bu ilkeleri iş proseslerine uygulamak için artık bir "Yönetim Modeline" sahip.

Birleşmiş Milletler ve Deloitte tarafından ortaya çıkarılan model, dünya çapında birçok şirkete yol gösterici bir çerçeve doküman olacaktır. Yönetim Modelinin tanıtımı, 17 Haziranda New York'ta yapıldı.

Her türlü endüstride faaliyet gösteren çeşitli büyüklüklerdeki şirketler İlkeler Sözleşmesinin 10 maddesini faaliyetlerine adapte ederken daha başarılı olmak için yol gösterici olarak bu yönetim modelinin faydasını göreceklerdir diye düşünüyorum.

13 Nisan 2010 Salı

Hissedarlar mı Paydaşlar mı?

Şirketlerin varoluş amaçları üzerine yapılan tartışmalar hiç de yeni olmamakla beraber son yıllarda popülerleşen Sosyal Sorumluluk ve Kurumsal Yönetim kavramları ile birlikte yeniden alevlendi. Şirketlerin sadece hissedarlarına değil fakat tüm paydaşlarına (şirketin faaliyetlerinden etkilenen ve şirketin faaliyetlerini etkileyebilecek üçüncü şahıslar ya da kurumlar) karşı sorumlu olduğu fikri giderek yaygınlaşıyor ve kabul görüyor. Bu çerçevede, şirketler toplumsal ve çevresel etkilerini çok daha kapsamlı şekilde tanımlamak ve şeffaf biçimde raporlamakla yükümlüler.

Yine de son dönemlerdeki bu tartışma, şirketlerin temel amaçlarını değiştirmekten öte, bu amaçlara doğru hangi prensiplerle ilerleyeceklerine dair yapılan bir tartışma. Şirketlerin nihai hedeflerinin "hissedarlara değer yaratmak" olmasının Kurumsal Yönetim İlkeleri ile ya da Sosyal Sorumluluk Prensipleri ile çelişen bir yanı yok. Geçen gün Unilever CEO'su Paul Polman'ın Financial Times gazetesinde rastladığım sözleri ise bu tartışmayı bambaşka bir seviyeye taşıyor. (Financial Times haberi için tıklayın)

Paul Polman, "Ben hissedarlar için çalışmıyorum, müşterilerimiz ve tüketicilerimiz için çalışıyorum. Uzun süre önce tüketicilerin hayatına değer katan şeylere odaklanırsanız iyi finansal sonuçlar elde edeceğinizi öğrendim. Kararlarımı hissedarları mutlu etmek için almıyorum, müşteriler ve tüketiciler üzerine odaklanıyorum " diyor.

Bu sözlerin kelime oyunu olarak değerlendirilme riski mevcut fakat ben bu yönetim felsefesinin gelecekte tüm şirketleri etkileyeceğine inanıyorum. Elbetteki hiçbir şirket zarar etmek için varolmayacaktır fakat kurumların veya yöneticilerin başarılarını ölçmek için enaz hisse senedi performansı kadar önemli başka kriterlerin varolduğunu ve bu kriterlerin artık şirket sahipleri veya yönetim kurulları tarafından da benimsenmesi gerektiği zamanla kabul edilecektir. Bu yeni yönetim anlayışını benimsiyemeyen kurumların uzun dönemde rekabet gücünü kaybedip çok değer verdikleri hisse performansında aşağılarda kalacakları aşikardır.

21 Ağustos 2009 Cuma

Kurumsal Sosyal Sorumluluk Uygulamalarinda Zorlayici Faktorler

Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneğinin Temmuz Bülteni için gerçekleştirilen röpotaja verdiğim cevaplardan devam ediyorum:

Soru: KSS strateji ve uygulamaları üzerine çalışır iken sizi zorlayan faktörler nelerdi?

Aslında bu konuda kendimi şanslı hissediyorum çünkü KSS’nin ne olduğunu çok iyi özümsemiş bir şirkette ve stratejiye destek veren bir yönetim kadrosu ile çalışıyorum. Yine de birçok kişi ve kurum tarafından KSS’nin içeriği tam olarak bilinmediğinden karşılaşılan zorluklar mevcut. Genel olarak KSS alanında çalışan insanların ‘hayırsever işler yapmaya çalışan bir grup insan’ olarak görülmesinden dolayı şirketlere katabileceği artı değer çok iyi anlaşılamayabiliyor. Aynı şekilde sivil sektör ya da kamu sektörü, özel sektör ile kurulacak ortaklıklar ile neler başarılabileceği konusunda yeterince gözlerini açmış değiller ya da özel sektörün KSS projelerine karşı belli bir önyargı sözkonusu. Bunun arkasında kısmen haklı sebepler de var. Zaman zaman KSS projeleri adı altında toplum adına ya da çevre adına hiçbir fayda yaratmayan sadece basında biraz ismimiz çıksın mantğıyla yapılmış projelerle karşılaşıyoruz. Zaman içinde bu kötü örnekler siliniyor ve iyi projeler kalıcı oluyor.
Başka bir zorluk ise yapılan işlerin ölçüm ve değerlendirilmesi konusunda üzerinde anlaşılmış ve gelişmiş tekniklerin olmaması. Herhangi bir KSS projesinde amaçlanan sosyal ve ekonomik hedeflere ne kadar ulaşılabildiğine dair ölçümleme protokollerinin daha da geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Soru: Neden KSS ile ilgili çalışıyorsunuz, sizi kişisel olarak motive eden konular nelerdi?

Herşeyden önce bu benim için profesyonel bir iş fakat ortalama bir işten çok daha zevkli ve tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Çok bilinmeyen bir alan olduğu için yeni şeyler denemeye çok açık bir iş. Ayrıca yeraldığınız projeler sosyal ve çevresel anlamda dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye katkıda bulunuyor bu yüzden çalışma motivasyonum her zaman en üst düzeyde.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Kurumsal Sosyal Sorumluluğun Geleceği

Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneğinin Temmuz Bülteni için gerçekleştirilen röpotaja verdiğim cevaplardan devam ediyorum:

Soru: Başta Avrupa’da olmak üzere dünyada KSS’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Topluma karşı sorumluluk kavramı iş dünyasında genel görüşün aksine çok uzun zamandır yeralmaktadır. Modern anlamda Kurumsal Sosyal Sorumluluk olarak isimlendirilen kavramın doğuşunun ise 70’li ve 80’li yıllarda toplumda yükselen çevre bilincinin sonucu olduğu kabul edilir. 90’lı yılların sonundan itibaren küreselleşmenin sosyal etkilerine dair endişelerin de yükselmesiyle birlikte, sivil toplumun iş dünyasından ‘Sosyal Sorumluluk’ anlamında beklentileri genişlemiş ve bu duruma çok-uluslu şirketler bütünlüklü ‘Kurumsal Sosyal Sorumluluk’ stratejilerini uygulamaya koyarak cevap vermişlerdir.

Bu değerlendirmenin ışığında, KSS’nin geleceğini belirleyecek en önemli etkenin sivil toplumun ve de şirketlerin müşterilerinin beklentilerinin ne yöne gideceğidir. Başka bir deyişle KSS’ye yatırım yapan şirketler pazarda tüketiciler tarafından ne ölçüde ödüllendirileceğidir. Kişisel olarak bu beklentilerin gerileyeceğine ya da ortadan kalkacağına dair hiçbir işaret görmüyorum. Aksine tarihin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor olmamıza rağmen sosyal sorumluluk beklentileri ve şirketlerin bu alana yatırımları artıyor. Buna ek olarak üzerinde yaşadığımız dünyanın kıt kaynaklarına karşın giderek artan nüfus ve tüketim, tüm dünyada gelirin adaletsiz dağılımı, küresel sağlık problemleri ve bulaşıcı hastalıklar, teknolojideki hızlı gelişim gibi faktörler KSS’nin geleceğinde belirleyici olacaktır.

KSS’nin geleceği ile ilgili öngördüğüm iki eğilim var. Birincisi Hindistan, Brezilya, Çin ve Türkiye gibi hızlı gelişen ülkelerde KSS’nin ağırlığının artacak olması. Şimdiye kadar bu pazarlarda KSS’nin gelişmesinin ana sebebi ağırlıklı olarak yabancı müşterilerin talebi olmuştur. Bunun sonucu olarak bu ülkelerde pazarın tümüne yayılmış ve işselleştirilmiş KSS stratejileri yerine, eklektik ve parçalı KSS uygulamaları hakim oldu. Gelecekte yabancı müşteri taleplerine bu ülkelerdeki sivil toplumun baskısı artarak eklendiğinde bu ülkelerde şirketlerin genel iş stratejisine entegre olmuş KSS uygulamaları artacaktır. Ayrıca bu ülkeler ekonomik gelişmelerini henüz tamamlamadıkları için gelişmiş ülkelerden daha farklı fırsatları olacaktır. Örnek olarak Çin, 2015 yılında toplam enerji ihtiyacının %15’ini yenilenebilir kaynaklardan sağlamayı hedef olarak önüne koydu.

İkincisi ise şirketlerin KSS stratejilerini risk ve imaj yönetimi aracı ya da verimlilik arttırıcı uygulamalar olmaktan daha fazlası olarak görmesi ve bunları değer yaratan, yeni iş sahaları yaratan ve şirketin büyümesine katkıda bulunan stratejiler olarak kabul etmeye başlaması. Konuyu açmak gerekirse, sosyal projelere nakit bağışı yapmakla yetinen bakış açısından sosyal faydayı ve ekonomik getiriyi birleştiren melez iş modellerine yatırım yapmaya doğru bir geçiş örnek olarak verilebilir. Çevresel sürdürülebilirlik anlamında örnek vermek gerekirse, üretimde kullanılan fakat bedeli ödenmeyen ya da çok az ödenen doğal kaynakların ve çevresel etkilerin gerçek maliyetlerinin üretim maliyetlerine katıldığı bir dünyaya doğru gidiş olacaktır. Böyle bir dünyada da şirketlerin iş modellerini yeniden düşünmek ve değiştirmek zorunda kalması çok güçlü bir olasılık.